

Kasım ayını tüketmeye başladığımız bu günlerde adı Kasım olan büyükbabamı anmak istedim. Aslında adındaki "a "harfinin şapkalı olması gerekir ama hiç kimse ona öyle seslenmedi. Gara Gasım'dı o. Abisine de "kara" lakabını takmışlardı. Şimdi hepsi de rahmetli oldu. Geriye tek babaannem ve abisinin hanımı kaldı. Onlardan biri ölümden korkuyor, bilinci zayıf, çocuklaşmış adeta. Diğerini de ben görmedim ama yüz yaşını geçtiği için "Allah beni unuttu mu?" diye ölümü bekliyormuş, kendinden büyük hiç kimse kalmadığından... Hatta kendisine bakım yaptırıp kalbine pil taktıran oğullarına kızıyormuş "Çıkarttırın şu pili" diye. Başkaları annelerini huzur evinde huzursuzluğa ve yalnızlığa terk ederken, sağlığı için ellerinden geleni yapmazken hem de...
Gelelim rahmetli büyükbabama. Büyükbabam köyde inatçılığı ve karalığı ile ün salmıştı. Ama bana göre ne inatçı ne de karaydı. O benim daima sakallı olarak hatırladığım, çene kısmındaki sakalları aklaşmış dedemdi, dede diye seslenemediğimdi. Nazdan yarım konuşan ilk erkek ve ten rengi olarak kendine tek benzeyen torununun "bü'buba"sıydı, diğer torunları onun karalığının zıddına Almanlar gibi sapsarıydı, kimi kumral. Bize şefkatle muamele edendi o. Üç kızkardeş ve sonradan doğan ilk erkek torununa, amcamın üç kızına ve sonradan olan oğullarına merhametle bakandı. Sesi billur gibiydi, bakışları soluk, çünkü gözbebekleri adeta matlaşmıştı, gözünün rengi kahveden laciye dönmüştü. Zayıftı ama asla bastonla yürümedi seksen iki yaşına kadar, yani bu dünyadan göç edene kadar... Hacc'ca gittikten sonra namazlarını hep cemaatle eda ederdi, sabah namazı sessizce çıkardı evden, yatsı namazına koşma giderdi.
O sağken "evimiz" diyebildiğimiz köydeki evde, "hayat"ta toplardı biz ilk torunlarını, gözünün nurlarını etrafına. "Hayat" o eski köy evinin destursuz, anahtarsız açabildiğiniz kapısından adım atınca karşımıza çıkan o uzun diktörgen, evin boyunca olan boş alandır, tüm odalar oradan açılır. Biz çocuklar, o "hayat"ta hayat bulur; şehirden büyükbabam davet ettiği için gelir; soğuk kış gecelerinde köydeki arkadaşlarımızı toplar, "körebe" oynardık. Tahta zemin inlerdi koşmalarımızla... Sesimizle sıvasız, küçük tuğlaları gözüken duvarlar çınlardı. Kısacası hayatımız, "hayat"ta hayat bulurdu.
Büyükbabam her cuma ve pazartesi akşamı, yani bu günlere bağlayan gecelerde "hayat"ta bizi toplar, "Diz çökün bakalım, ellerinizi dizlerinizin üstüne koyun, amin yapıcaz." derdi köylü uslubuyla. Babannem yine ufak tefek ve gözlerinin mavisi solmadığı, bilinci yerinde olduğu o günlerde pazar akşamına "İzmit akşamı bugün, amin diyeceğiz." derdi. İzmit akşamının ne demek olduğunu sorardım ona, meğerse bu akşam İzmit'e pazara gidenler yola çıkarmış erkenden. Sabahtan tezgahlarını açarlarmış yetiştirdikleri taze sebzeleriyle. Büyükbabam "Amme"yi okumaya başlardı; kendine has bir makamı vardı; onu güzel sesiyle yanık yanık okurdu. Ezberindeki uzun sürelerden bir kaçıydı Amme. Yüzünden Kur'an okuyamazdı. Babaannem de mektebin yasak olduğu zamanlarda büyümüş, o da bilmezdi. İkisinin de ne eski ne de yeni yazısı vardı okuyabildiği. Sadece sayıları bilirlerdi, biz de ona şaşardık, babaannemin cırıkları sayabilmesi tuhaf gelirdi bize. Büyükbabam askerde ilkokul arkadaşımın dedesinden öğrenmiş yeni yazıyı, zorla adını yazardı büyük harflerle "KASIM" diye. Bazen de amcam okurdu Elif Lam Mim'i. "Ünzile" kelimesini duyunca hep köydeki kankam Ünzile geçerdi aklımdan... Onunla oyuna doyamadığımdan mıydı acaba? "Fatiha" dendimi minik ellerimizi açar, büyükbabamın öğrettiği "Sübhaneke"yi okurduk. Bizi arada sırada toplardı "hayat"ta yine, öğretirdi duaları. Şimdi bizim çocuklarımıza dua öğretmek ne kelime, dizimizin dibine oturtmak ne kelime... Dedeleri de var ama işte zamane...
Biz İmam Hatip Lisesi'nde okurken gururlanırdı. Bir keresinde bana "Rahman Süresi"ni okutmuştu. Galiba en çok okumak isteyip de okuyamadığı süreydi. Okuyuşumu beğenmedi sanırım, ses etmedi. Onun gibi yanık yanık okuyamadığım için olsa gerek. Haksızlık karşısında da "Ses etme, ses etme" derdi. En son başbaşa konuşmamızdan kalan anlamlı cümle: ses etme, ses etme. Sabır bu kelime grubunda mı saklı?
Küçükken hayvan otlatmak için karne aldığımız gün beklerdi hemen köye bizi büyükbabam. Babam da büyük diye itiraz etmeden yollardı. Herhalde şehirde geçseydi o uzun tatiller, benim de böyle anılarım olmazdı. Hergün top ve evcilik oynamakla kalırdık galiba. Üç ay çayır çimen geze geze hem biz, hem köydeki kankalarımız, hem inek ve koyunlar, daha küçükken hindiler hep beraber iyi vakit geçirirdik. Kuzuları bağrımıza basıp eve çıkarırdık. Civcilerin yumurtadan çıkışını beklerdik, siyah olanlara ayrı bir kıymet verirdik, hele tepelilerse oooohhhh. Çobanlığa öğle molası verirdik bazen. İnekleri ahıra bağlar onlar serinlerlerdi, bütün gün bıkmadan usanmadan otladıkları için çenelerini ve ayaklarını dinlendirirlerdi, yemeğe ara verirlerdi kısa bir süre. Bizse ancak öğlen yiyebilirdik ne katık bulduysak; babaannemin dartılı ekmeğini beklerdik sabırsızca. Eğer bayırdaysak çantaylarımıza ne koymuş diye açardık heyecanla. Kara zeytin varsa daha bir mutlu olurduk. Her gün piknik havası. Ama "piknik yapmak" diye bir terimi bilmezdik henüz. Şeker çuvalallarından yeni çantay dikilmesi en büyük ödüldü. Aza kanaat etmek mutlulukmuş oysa. Şimdi en son moda çantalar da olsa elimizde, yada yavrularımıza en meşhur çizgi film kahramanlarının boy gösterdiklerini de alsak burun kıvrılıyor... Hele çocuklar parka bile bekçisiz çıkamıyor. Ekmek almaya gidemiyor. Zaman mı kötü insanlar mı, anneler mi çok düşkün ve korumacı, çocuklar mı korkak ve sorumsuz?
Bayırda geçen oyunlar ne tatlıydı. Hele köydeki arkadaşlarımızın mısırlardan bize bebek yapmayı öğretmesi. Sahibinden korkmadan mısırları yolar, saçlarını ellerimizle tarardık, sonra onu beğenmez başka renkli saçlısının olgunlaşmasına izin vermezdik. Mısırın yeşil kabuğundan ince olanlarından kopartır, fiyonk yapıp bir sopayla gövdesine batırırdık. Sonra bir evcilik oyununun içinde bulurduk kendimizi. Sonra kafamızı neden sonra çevirmek aklımıza gelmişse bir bakardık ki inek girmiş başkasının tarlasına, ziyanlık yapmış. Oyun en heyecanlı yerinde kesilir, koşa koşa ineği elimizdeki daynakla döve döve diğerlerinin yanına sürerdik. İlk beş yaşında başlamış çobanlık hayatım, dokuz hindi büyütmüşüm bayırlarda. Onlara çekirge toplamak büyük bir keyifti. Çekirge yakalamak en büyük hazineyi keşfetmekle eşdeğerdi. Sonra hindiler meşhurluğunu yitirdi mi, hastalık mı geldi, ya da dalları yani boynuzları upuzun olan o deli inek mi tahtlarını salladı, körletildi evde. Deli inek türedi, türedi, ama kendi hala evin kapısında saltanatını sürdürdü, bizi de peşinde ağlattı. Peşinde koşmaktan yanaklarımız kızardı. Zincirle de akıllanmadı. Taa biz genç kız olduk da annem yollamadı köye, amcamın kıymetli kızları büyüdü de çobanlık son buldu. Tarlalarda çalışmak da işmize gelmedi. Arada pazara çıkacak salatalıkları toplamak, toplarken en küçüklerini aşırmak, domatesleri güp güp kasaya savurmak, çilek tarlasında eve varmadan midemize ziyafet çekmek de özlenen günlerden... Bilmem tekrarı var mı o sahnelerin?
Şimdi köy modern. Deste taşımıyor kimse bizim gibi. Orak yok, bana çocukken çok ilginç gelen ellik yok, sabahın çiğinde gem bağlamak yok, susuruk yok. Susuruk da iki ucu oyulmuş, oyuklarına bakır takılıp omuzda su taşımaya yarayan nesne. Susurukla su taşımaya başlayınca herkes bize büyümüş gözüyle bakardı. Pınardan taşıdığımız bakırlarla abdest suyu getirirdik. Bazen Akındık'tan babama tiryakisi olduğu çayın suyunu taşırdık. Onun suyundan çay daha güzel oluyormuş. Ama Akındık çocuk sabrımızı denerdi künkününden akan iğne gibi suyla; biz de pınarın içine daldırır çinko bakırı, döke saça çıkardık yokuşu. O yokuş şimdi İstanbullu birine üç kuruşa satılmış. Bazen Aşağı Pınar'ın sopsoğuk suyuyla şereflenirdi midelerimiz. Kapının önündeki Yukarı Pınar kurumasa, caminin oradaki tulumba bozulmasa yolumuz oralara düşmezdi belki de. Evin korkuluksuz merdivenlerini çıkar, suları babanneme göstere göstere, hayattaki muşambaya döke saça götürürdük ibriklere, sonra o muşambada kayar, bir tarafımızı acıtırdık...
Şimdi o köy evinin merdivenleri terkedilmeden kısa bir süre önce yenilenmiş; ama içinde oturan olmayınca virane olmuş, kapısından girmeye bile izin alınmıyor. "Hayat"ta ne var, odamıza saman mı dolduruldu bilinmiyor. Altında inekler, sevimli buzağılar, koyunlar, kuzular hala ikamet edebiliyor. Dolayısıyla kokusu hiç değişmemiş, daha da keskinleşmiş. Benzeri bir modeli yukarıki bahçeye modern şekliyle kurulmuş ama orada anılarımız olmadığı için bizim de değil, oraya ait hissedemiyoruz kendimizi. Babannem de kendini oraya ait hissedemediğinden ağlıyor hala. Babaannem olmasa gidilir mi köye bilemiyorum. Bunamasına rağmen hala biz torunlarını aklından çıkaramayan bir babaannem olduğuna sevinmeli miyiz? Onun hali içimizi burkmasına rağmen sevinmeli miyiz? İleride onun yerine kendimizi koymamıza rağmen sevinmeli miyiz?
Galiba artık o evin ne kapısındaki sapsarı sulu kış armudunu yiyebileceğiz, ne de bayramlarda, tatillerde buluşacağız... En kötüsü de o bayramların tadı da eskisi gibi değil. Yaklaşan kurban bayramını dokuz seferdir orada yaşayamadım hiç. Artık elini öpebileceğim dedelerim yok. Eşimin dedesini çocuk yaşta kaybedip onun ardından hala ağlaması, ondan bahs ederken hala çehresinin değişmesini anlayamıyordum. Dedelerimi kaybettğimde çoluk çocuğa karışmıştım, dünya telaşım çoktu, bu dünyadan göç etmeleri bana yaşamalarından daha az koydu. Çünkü biri seksen iki yaşında yatağa döşeğe düşmeden, kimseye yük olmadan bizi sayıklayarak gitti, diğeri altmış dokuz yaşında dışarıdan bakınca dinç olmasına rağmen yemek borusunda yutmasına engel olacak yara yüzünden yatağa üç ay mahkum olmak zorunda kaldı. Onu uzaktaki dedem olmasına rağmen gördüm garipler hastanesinin odasında. Onu vatanına hasret bırakan o hastanenin önünden geçmek koyuyor bana. Ölüm kurtuluş mu oldu bilemiyorum; ama bekleme salonunda inşaallah cennetten bir sahne izliyorlardır.
Şimdi babannemin hatırına yaptığımız iki üç saati nadiren geçen mecburi köy ziyaretlerimizde, eğer hasbel kader mezarlığın kenarındaki yoldan geçersek büyükbabama bir fatiha yollamakla yetiniyoruz. Eskiden onunla, o mezarlıkta babaannemi büyüten tüccar gocabamızı, büyük anamızı ziyaret eder, büyükbabamın öğrettiği duaları mezar taşlarındaki geçmişimize de şahit olarak okurduk. Sonra babaannemin öz babasını, büyükbabamın ana ve babasını ziyaret ederdik ürkek adımlarla.
Son günlerde satılmaya başlayan köyümüzün, zorla el konulan tarlaları yerine büyükbabamdan bize keşke sevgi kalsaydı miras... Keşke kardeşlik kalsaydı... Keşke akrabalık bağları kopmasaydı geçmişteki kinden ve mal mülk yüzünden. Keşke hayat, hayat olarak kalsaydı. Kapılarını yine destursuz açıp koşsaydık evimizdeki hayatta. Keşke... Çocuklarımız da "hayat"ta hayat bulsaydı.
"Küçük babaanne" olmasa köyde anıları da olmayacaktı yavrumun... Civcileri sayamayacaktı, yumurtayı folluktan alamayacaktı, kuzenine imrendirerek gösteremeyecekti, ineklere ürkmeden yanaşamayacak, yukarıki evden hiç bir tehlikeyi aklına getirmeden koşamayacak, aşağıki virane evin ahırlarında koyunları ve buzağıları sevemeyecekti. Kimse ne anasını bu kadar sevecenle karşılayacak, ne de turist gelmiş gibi hissettirsecekti, ya da kimse "Bu senin mi, bir tane mi?" diye şaşkın şaşkın sorular soramayacaktı. Belki bir dahaki sefere tarladan çilek toplar, körpe salatalıkları aşırır, domatesi balkondaki saksıdan değil tarlasından kopartır. Belki benim gibi bir çukura karbuz çiçekleri gömer, cansuyu verir gübreli, kapkara, kokulu sudan. Belki de büyümüşken rastlar da kopartırken karpuzu ya da kavunu heyecandan zıplar olduğu yerde. Traktörde içi sallanırken, tombul yanakları hoplarken mutluluktan rüyada sanır kendini...
3 yorum:
Beni bu coğrafyaların çocuğu olarak yaratan Allah'ıma, kültür farklarına ve hasretlere rağmen değişik mekanlarda çocukluğumu yaşatan Rabbim'e; sonra ummadığım kapılar açarak Hayaller Şehri Yalancı Cennet'te ömür biçen ve bana değerli insanları sevdiren ve beni sevdirten Vedud olan Rahman'a, beni hassas bir ruhla bürüyen Nur'a sonsuz şükürler...
bilmiyorum buraya ne yazsam. ne kadar güzel şekilde ifade etmişsin çocukluğunu. bir blog yazarından çok biyografisini yazan bir yazar gibisin. bu yazıları çoğaltmalısın.
Teşekkürler Sayın Melcin, sizin yorumlarınız ve desteğiniz sayesinde yazmaya olan isteğim artıyor... Görünmez bir el gibi omzumda herdaim desteğiniz :)
Teşekkürler dokuz yıldır ömrüme ömür kattığın için...
Gün gelir ak saçlı veya saçsız, beli bükük iki ihtiyar olarak bir yastıkta kocadığımızda belki o geçen gençlik günlerimizi yazarız; sen mısralarda meçhul olarak kalırsın, ben yazılarda :) Körler ve sağırlar olarak ağırlarız birbirimizi :)
Elimizden kaçınca gençlik, yazılarda dinçleşir ruhlarımız :) Gerçi sen herdaim ruhen 3 yaşındasın değil mi? Neyse ben 50 yaşımdan senin seviyene inerim belki :)
Yorum Gönder