11 Kasım 2009 Çarşamba

Fecr-i Saadet'e Yolculuk



Buruk bir cennet elması tadında hayat; bazen kekre, bazen bal şerbet. Güzde sararır bir Trabzon hurması, diğer meyvelerin aksine yazın ham... Kışı bekler olgunlaşmak, tatlanmak için. Hayat da onun gibi kışı bekler "hayat" olmak için... Kafasına bunlar takılmıştı Fecr-i Saadet yolcusunun denize ulaşmadan önceki yolculuğunda.


Son zamanlarda ağaçlar gözüne her zamankinden daha fazla ilişir olmuştu. Ağaçların saçları kızıla boyanmaya başlamıştı çünkü, kimininki sarıya. Bir de hurma ağacı gördü dalları meyveye durmuş. Doğduğu, harabeye çevrilmemiş cennet topraklara götürdü o ağaç onu. Karar verdi artık, insanların harabe eserlerinden gözünü çekmeye. Allah'ın yarattığı ağaçlara, otlara, denize ve gökyüzüne çevirdi yüzünü. Umuttu onlar... Keşke virane evleri onaran, şehri yıkıp yerine ağaçlar diken, çatıları ağaçlardan alçak seyrek köşkler inşa edebilen biri olabilseydi... Gücü buna yetmese de hayal gücü buna yetti.


Sonra bir telaşla indi onu değişik yollara salan minikbusten. Azıcık yürüdü sahile. Fecr-i Saadet isimli motora binebilecek miydi bugün? Neden insan bindiğinin adını bilmez de çevredikeleri görür? O bu düşüncelerle derinlerdeyken yine kalbine kelplerin hali dokundu; altı, yedi köpek bazısı uyuyordu, bazısı da umursamazca yorgun nazarlarını insanların telaşına çevirmişti. Acaba gece boyunca dolaşmışlar da güneşin ilk ışıkları uykusunu mu getirmişti onların? Sonra bir insan, köpeklerden az ileride yerde. Onlardan farkı altında ince bir battaniye, üstünde nevresimsiz, tıları ıslanarak sararmış yorgan, nereden bulduysa onları? Yorganı kafasına geçirmiş, sırtını dünyanın telaşına dönmüş, insanların karşıya, işlerine geçmek için yarıştığı hengamede o da uyuyor mu sokak dostlarıyla? Yorganını ayağına göre uzatamamış, spor ayakkabıları ve Amerikan şalvarı bluejieani "Burası İstanbul" dedirten cinsten. Burası İstanbul. İnsanların kimi de bu halde sabahın sekizinde sokak ortasında uyuyabilir... Pantolonu, yanındaki valizi onun bir genç olduğunu düşündürtüyor.

Oysa yolcu, sıcacık yatağını, yumuşacık yastığını bin bir nazla terketmişti. Oysa onun memleketinde yoktu böyle dramlar. Hisli bir çocukken sırtını evinin duvarına verip izlediği, bastonla zor yürüyen yaşlılar bile içini burkardı. Bu manzaraya umarsız, çayını heyecanla içen telaşlı insanlara baktı sonra. Kimi çifte kaşarlı tostunu ısırmak için aceleci, yanında aç ve mekansız insandan bîhaber. Bu arada hayatın gülen yüzü esmer vatandaşlar en güzel güllerini sıralıyor suratı gülmeyen beyazlara en doğal halleriyle. Bir boyalı yüz, denize çeviriyor bakışını... Yolcu zihninde fotoğraflıyor olup biteni...


İşte sonra Fecr-i Saadet olma ihtimali kuvvetli olan motor, hareket ediyor. Bir köşeye dikiyor gözünü yolcu. Diğeri orayı beğenmeyip terk edince, hemen yerleşiyor. En kuytu köşesinde, annesinin şefkatli ellerinin dokunduğu beşikte sallanan bir bebek gibi sallıyor onu Fecr-i Saadet... Kulağında "Ayın Şın Gaf..... Aşk... Şefkatli nesne / Denizleri oynatan, kuvvetli nesne Aşk..." gibi sözlerle kendini daha da iyi hissediyor. O bunu dinlerken hâlâ "Aşk" romanını okumadığı yazarın "Pinhan" isimli romanını okuduğunu fark ediyor birinin...


Bugün denizi özlemek istiyor. Denizin camdan yansımasıyla yetiniyor. Rüyada gibi. Aşkını gizli yaşıyor bugün. Özlemeliydi. Onu da tüketmemeliydi diğer herşey gibi, o da sıradan olmamalıydı. "Şeni çoook şşşeviyommm denijj!" deyip usandırmamalıydı. Fazla muhabbet tez ayrılık getirmemeliydi.


Sonra harabelerin cama yansımasıyla keyfi kaçtı, hepsini yıkmak geldi yine içinden devasa balyozuyla ve gövdesiyle. Yerlerine ağaçlar dikti. İstanbul ruhunu buldu gözünde. Yıkık cenneti inşa etti hayalinde. Fıtratına geri döndü iki kıtanın iki yakası. Köşkler yerleştirdi ağaçlar arasına, mütevazi köşkler. Gizli cenneti keşfetti... Kulağındaki ses ona ninni söylüyordu bu arada:


"Umut taşıyan yürekler

Ümitle yarını bekler

Kundaklarda bebekler

Doğacak yarını bekler


Anne dilinde ninniler

Çileli türküler söyler

Ardından güzellikler

Doğacak bebeği bekler


Uyu yavrum uyanacak günler var

Uyanıp hesap sorulacak

Nice zamaneler var


Büyüyeceksin yavrum

Ağlaya, güle, oynaya

Düşüp yavrum kalkacaksın

Kalkıp hesap sorulacak"


Evet bu ninniyle beşiğini daha da sevdi yolcu. İyi ki terketmiş orayı diğeri. Tenhayı seçti ruhu. Ninnideki gerçekler takıldı zihnine. Sonra kuşlara çevirdi bakışını. Allah nasıl bir yetenek vermiş onlara, hayret etti. Bu yolculuk, bu düşüncelerle istemeden buldu diğer kıtayı...


3 yorum:

FBA dedi ki...

Güne senin değme yazarlara taş çıkartacak yazılarını okuyarak başlamak çok güzel olmaya başladı ...
Okurken içimden bir hayal geçti benim de , bir haber sitesinin yazarlarından biri olman ve bu güzel düşüncelerini daha çok insanın okuyabilmesi ... NEDEN OLMASIN ?

Unknown dedi ki...

Bu yazı da en az diğerleri kadar dokunaklı ve okunaklı.

Ellerini sağlık.

Bir kul... dedi ki...

Teşekkürler her ikinize de. Şimdilik sadece size gönderiyorum, siz benim hedef kitlemsiniz. Yorumlarınız çok şevklendirici...
Ama ben bilinir olmaya hazır olup olmadığımı bilmiyorum, beklentiye girmek istemiyorum. Belki siz beni tanıdığınız için size güzel geliyordur, başkası bu ne yazıyor diyeblir. Böyle saklı daha güzel :)