Yaaa. Ölüm işte bu, ahhhh... Ben de yeniden dirildiğimi sandığım, "Ölümün ne önemi var" dediğim bu güz günlerinde "Bir tatlı kahvaltı ve huzur"diye yazdığım yazılarda ölümü gördüm şimdi. Kahvaltı sofrasında eşi ve iki çocuğu arasında sıkışan bir kalp ve şaka sanılan bir ölüm. Yorgun ve sıkışan kalbimin Sevil abla gibi yaşa bakmayacağını, çoluk çocuk umursamayacağını ve başımdaki haykırışları hissettim. Demek onca laf hayal ürünü değilmiş... Onun yaşına "Trafik kazası mı?" diye yakıştırdığım ölüm, kalbini yorarak bulmuş demek. Mekanı cennet olsun.. Ne derler iyiler çok yaşamazmış... İnşaallah düğünü olmuştur ölüm...Vefanın da önemi yok, kalpler bir ya... Sınanıyoruz işte...
Evet Sevil abla, yakınlarından geçtiğim, gece ışıltılı evde elinde kitabı, hala sesi kulaklarımda, "İlknur, git yüzünü yıka bir istersen." deyip şeytanımı kovuşu... En son 8-9 yıl önce otogarda görmüştüm, evlenecekti ama bunu gayet resmi bir uslupla söyleyişi. Her zamanki bilinçli duruşu. Arap dili deyince aklıma gelen yegane isim... Ve ene bahsi, zaman helozonik bir kavram, kader meselesi, onun diliyle... Allah rahmet eylesin... Ölümü bile ders verir gibi. Biz dünyanın içinde boğulanlara...
İki gündür netten ayrı oluşum eve gelip hemencik açmamla beklenmedik bir haberle kendime getirdi beni... Bu internet yüzünden hayatımda öyle garip şeyler olmaya başladı ki. Burnumun ucundaki arkadaşlarımı buldum 10 yıl sonra. Sonra bir arada artık yaşayamayacağım dostlarımla biliyorum kalben hep beraberiz ama daha bir vefalı olmaya başladık, aynı sayfayı paylaştık.
Sevil abla, aklıma hep gelir hep de en ağır meselelerle. Ve hele şimdi Arapça sınavlarına gelip giderken, Fatih'te anıları tazelerken ve de aynı imtihan soruları kafamda dolaşırken, "Hayatta imtihanlar olmasa nasıl olurdu?" derken ve o sorunun cevabını gittiğim kırmızı kitap sohbetlerinde bulurken ama elimi uzatmaya nazlanırken bu olay cuk oturdu. Herdaim böyle düşünceler içindeyken, "Yolun kaçta kaçındayım?" diye sorgularken, en kötü senaryolar beynime üşüşürken. Kendimi ararken... Bulurken... Kaybederken... Ararken yine... İşte ölüm de var hem de 31-32 yaşında yorulmuş bir kalpdi duran.. Öyle uzak bir ihtimal değil yani... Önce üzülemedim. Dedim hayır ölse bile üzülmeye ne gerek var, demek Allah onu herkesten çok sevdi ve bu dünya meydanındaki imtihanı bitti. Hayal gibi geldi önce... Sınavlarla boğuşmaktan yorgun düşen gözkapağım uyuyup uyanınca bir şey oldu: Ya ben yaşıyor muyum, saat kaç? Çocuk mu gelecek okuldan? Aaa... Ne oldu, ne duydum?.. Sevil abla öldü. Benden sadece belki 1 yaş büyük, belki çocuklarından büyüğü benimkiyle yaşıt. Bazen içimdekileri olanca doğallıyla yazdıklarım ya kaderim olursa Muhsin Yazıcıoğlu gibi? Ya Sevil abla gibi arkamda yetim çocuklar bırakırsam? Ne önemi var ki.. Sen gitmişsin... Ya çocuğuma yaptığım ölü numaram en derinden ağlatmışken onu, o prova gerçek olursa bir gün gözü ününde? "Ya ölme anne!" diye hıçkırırken ben bir kuş olarak çoktan uçmuşsam? İnsan en yakın geleceğini en uzakta, en yakın düşmanını da uzakta arıyor işte... Şimdi başım ağrıyor, sersemledim, uyuştum iyice.. Uyumadan önce ihtiyacı yoktur ama yinde de okuyayım diye bir Yasin gönderdim ruhuna... Allah'ım biz şahit olduk, o Senin rızan için yaşayan, nefes alan biriydi, bize Seni anlattı diye... Ama içim rahat, ruhu sukunette diye umuyorum. Allah geride kalanlara sabır versin.. Yavrucuklarına... İşte böyle, acılar tez yayılıyor...
Sarsılmak da iyidir bazen. Kendini bulur insan... Ben ölenlere üzülmüyorum, ölü gibi yaşayanlara üzülüyorum, hastane köşelerinde derin acılarla ya da ruhundan habersiz olanlara. Ölümü 15 yaşımda gördüm aynadaki çökmüş simâmda, "Ölüm ve Ötesi" gibi bir kitabı yarılayarak, uzun emlelerime set çekti İmam Gazali hadislerle... "Ne o hasta mısın?" soruları yüzüme yüzüme dokundu. O yüzden dostuz biz... Şimdilik belki... Sevil ablanın ölümü hala rüyada böyle bir haber almışım gibi... Yani aklımdan geçenler gerçekleşti sadece ama başka bir hayatta. Sadece ibret aldım. Bazen gaflet perdelerini aramaya, sıkışan ruhumuzu kurtarmaya böyle şefkat tokatları gerekiyor. Ölüm ve hastalık en büyüklerinden...
Benim aradığım yoldaydı Sevil abla, ölçülü, dengeli, ifrat ve tefritten eser yok. İnşaallah o göremediğim 9 yıl boyunca da aynı kulvarda koşmuş ve Allah'ın rızasını kazanmıştır. Sevil ablanın ölümüne sevindim bile diyebilirim, ne güzel, daha fazla imtihan görmeden, çekmeden, sürünmeden ruhu sukunete uçtu. Allah'ın rızasını kazanarak gittiğine dair içim umutlu. Benim içimde hiçbir üzüntü yok onun ölmesine dair. Sadece hayal gibi geliyor. Demek ki çocukları da sıkıntılarla olgunlaşacak, eşi de... Mevlam neylerse güzel eyler...
Son günlerde merdiven çıkarken ve acele ederken kalbim sıkışınca Mevlam ölümü aklıma getiriyor, ya bi arabadan kılpayı kurtulunca. En uzak sandığımız son uzak değil, ensemizde... Mustafa Ulusoy'un son yazısında da "İnsan düşmanını en uzakta arar" diyor, şişirilmiş egolar, enaniyet, şeytan, nefs, beğenilme arzusu... Ene meselesi sayesinde kendimi üstün görmekten çekindim. Dersleri gibi ölümü de bana ders verdi Sevil Abla'nın. Şu Can Yücel ne güzel demiş, "Bağlanmayacaksın", "Farkı fark edeceksin ama fark ettiğini fark ettirmeyeceksin. Dün gitti, yarın meçhul. Ömür bir gün, o da bugün..." diye. Ömür ne ki? Elimizde sadece an var... Gerisi geçmiş gelmeyecek, ya da meçhul... Zaten en mutlu anlarımda bile hüzün var, Allah "Bağlanma buraya, bunlara." der gibi.
Üzülmeyelim... Hz. Amine öldüğünde de 30 lu yaşlarının başında... Ben bunu bir şairden duyduğumda 30 yaşımdaydım. Ve Peygamberimiz 6 yaşında... Ve çocuğum da tevafuk bu ya aynı yaşta... O bile yetim, onun annesi bile genç.. Ve babasını hiç görmedi. Ama biz peygamber annesi değiliz, çocuk da peygamber değil. Ama Rabbim demek kaldıracakları bir imtihan diye yazdı bu kaderi...
"Ölüm saatinden daha güzel bayram mı arıyorsun ey nefsim?
Dostum beni çağırdığı zaman nasıl koşarak gitmem ki?..." (Alıntı)
"Bak ibret al yere düşen yaprağa, oda eskiden tepeden bakardı toprağa..." (Alıntı
Bir sonbahar ve sonbaharda ilkbahara göç eden bir kuş ruh... Yeşil otlar içine yani cennete düşen saramış benizli yaprak misali insan... Yeniden dirilişe gitmiş, kuru dalları yeşermeyi bekliyor...
Ahh anne!..
Yanıyorum şimdi leylîliğime Kadere itirazmış keşke Kızın hüsranda anne Aşkın ömrü kısa Amele değmezmiş rüya “Ruh uç artık!” demek kolay da... Ben şimdi bir Âmine’yim… Bitti otuz yılım Bilinmez yolun kaçta kaçı 30 yaşında öldü Âmine 6 yaşında yetimdi dünya Tevâfuk bu ya Emanetim de aynı yaşta Çocuk peygamber değil ki Kaldıramaz yetimlik yükünü Minik omuzları çökmüş Ağlıyor işte “Ağlama, gül, gül anne!” Ölme anne!” Şefkatli Ümmü Eymen yok Kendi derdinde olan çok Ey kanserli ruh! At bağrındaki tümörü Sabır- hakk ne, nerede? Hani amel, hani tavsiye? İşte ansızın gelip çattı
Bir yol kesen:
“Hadi yeter artık gölgelendiğin
Bırak hayalleri, ömürsüz aşkı
Gel, uçalım sonsuzluğa
Kırdığın, yaktığın kalpleri
Bırak da gel arkanda
Bırak!
Boynu bükük kalsın dünya."
Çalıyorum işte Ya Allah kapını
Alır mısın yanına bu kulunu
Bakar mısın yüzüme
Yazık ki ne yazık bana,
Senin için akmayan gözyaşıma
Yazık faniler için atan kalbime
Telafisi var mı o anların
Utanıyorum Rabbim
Leyla’dan geçeli çok oldu da
Ulaşamadım hâlâ sana…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder