6 Aralık 2008 Cumartesi

Akıllı çocuk, okullu çocuk

AKILLI ÇOCUK, OKULLU ÇOCUK

Çocuk, dünyaya geldiğinde kendisini, annesinden kopan bir parça olarak görür. Doğar, annesini arar. Kopmuştur göbek bağı, fakat aralarındaki görünmez bağ kopmamıştır henüz. Ana rahminden ayrılmanın verdiği o derin sancı ile, ağlamaya başlar ilk, aydınlık gözünü kamaştırmıştır... “Ben neredeyim?” diye hastane koridorlarını inleterek, sesinin o zayıf bedenine rağmen ne kadar da gür olduğunu düşündürtmüştür herkese... Ait olduğu o daracık karanlık yeri terk etmiştir, ama annesinin kucağını bulmuştur sonra... Anne kucağı, anne kokusu aratmamıştır küçük dünyasını. Sakinleşmiştir annesinin merhametli sesiyle...

İster ki çocuk, annesi onu hiç bırakmasın, kalbinin üstünde uyutsun hep. Kalbinin sesi ona geldiği yeri hatırlatır ve gaz sancıları olsa bile rahatlar bu sesle; çünkü o, bu sesi özlemiştir, ana rahmindeyken duyduğu budur çünkü... Ana kalbinin sesine kavuşunca anlar ki hâlâ annesinden kopmamıştır. Anne de kopmak istemez yavrusundan, gözbebeğinden... Kimseciklere vermez yolda, kucağından indirmez; kimsenin kendi gibi koruyamayacağını düşünür bebeğini. O bebek ona emanet edilmiştir çünkü, o da emanet etmek istemez kimseye. Ondan ayrı kaldığında bebeği aklından hiç çıkmaz. Bir çocuk görse sokakta içi burkulur.. Kendisine daha bir dikkat eder yolda, çünkü ya başına bir şey gelirse bebeğine kim bakardı sonra? Ya annesiz kalırsa, anne diyen çocukları duyunca yavrusunun içi daralmaz mıydı? Ağlamaz mıydı onun niçin annesi olmadığına? Yaşama daha da bir sarılır anne bu yüzden...

Çocuğun anne ile olan bedensel bağı, sütten kesilmesiyle son bulur. Duygusal bağ ise ölene kadar devam eder... Çocuk ağlar geceleri, tiryakisi olduğu sütün neden verilmediğini anlamadığı için. Neden annesinden kopmuştu ki? Sakinleştiren yine annesidir oysa. Bu kopuşu anlayamaz bebek ve de bırakmaz annesini, daha bir sıkı sarılır ona. Hep yanında uyumak ister, saçını ellerine sımsıkı dolar ki gitmesin annesi bir yere, varlığını hep yanında hissetmek ister...

Ama bebeklik bitmiştir 2 yaşına geldiğinde. Annesi der “Artık kendin uyu, kendin ye, bezi bırak, git tuvalete.” Çocuk direnir büyümeye. Bebeklikten kopmak istemez. Terk etmez bezi ve annesinin ilgisini. Ama bakar ki; anneyle olmuyor sadece, oyun lazım ona, annesi seviyesine inemiyor, oynamıyor güzelce, ev dar gelir çocuk ruhuna... Der: “Anne, karnım ağrıyor, canım sıkılıyor, arkadaş istiyorum.” Anne anlar ki; yavrusuyla arasındaki bağ ne kadar kuvvetli de olsa ona sadece kendisi yetmiyor... Arkadaşlar arar, bulur... Artık çocuğu bebeklikten çıkmıştır o fark etmese de, sosyalleşmeye ihtiyacı vardır. Çünkü bebek, çocuk olmuştur; oyun çocuğudur artık ve bunun için yaşıtlarını etrafında görmek ister... En güzel oyunlar arkadaşlarla oynanan oyunlardır, en güzel o zaman ifade eder çocuk kendini.. Sonra çocuk, kendini anaokulunda bulur; orada bir sınıf dolusu arkadaş vardır, farkında olmasa da eğitiliyordur hem.

Bu okul öncesi dönem, 6 yaşının bitmesiyle son bulur... Artık çocuk oyun çocuğu değil, okul çocuğudur... Çocuk farkındadır, bitecek oyunlar, sorumluluklar gelecek... Hem orası anaokulu da değildir, anasını hatırlatmaz, anası gibi ilgilenen de olmaz. O yüzden okuldan korkar, sorumluluktan kaçar.. Büyümeye direnir, o hep oyun çocuğu olarak kalmak ister, hep oyun oynamak... Ne kadar oyun oynasa o kadar kârdır çünkü, o kadar çocuk hisseder kendini ve o kadar özgür, o kadar rahat... “Büyümek istemiyorum. Büyümek güzel bir şey değilmiş, öyle söyledi babam.”der. Sonra başlar “Ben okula gitmeyeceğim...”. Okula gitmek istememesi herkesi endişelendirir. “Ama okula gitmezsen çöpçü olursun.” der de yaşıtı, o “Olsun, çöpçü olayım ama okula gitmeyeyim.” Çünkü bilir ki okulda oyuncak yok, oyun da yok sanır. Akşama kadar ayakkabıyla okulda durmak istemez, çünkü orası evi gibi rahat değildir. Kurallara direnir çocuk. İlla okuması gerektiğine direnir. “Ben büyüyünce oyuncak satacağım çocuklara, küçük bir tezgah açacağım sokağa.” diye kendine okul okumasını gerektirmeyecek ama hoşuna giden meslekler seçer. Ya hep şoför olmak ister, ya da makinist... Sonra kaptan olmak ister bir gemiye, yelken açmak ister geniş okyanuslara... Annesini de gemisine bindirmek ister, ayırmak istemez yanından... Bakar ki, onun için de okul okumak gerekir, o mesleği de siler beyninden.

Okul açılır, ne kadar itiraz etse de okula kayıt olmuştur bir kere, büyümüştür ister istemez.... Annesi okullu olmayı benimsemesi için şarkılar uydurur: “Akıllı oğlum, okullu oğlum!” diye. Kâr etmez çocuğa bu şarkılar. O yine de okulu gezip geri gelmek ister eve hemencecik. Kalmak istemez orada. O okuldayken oyuncakları onu özlemez miydi, evde onsuz canları sıkılmaz mıydı hem? Sınıfa girince ağlamaya başlar, annesini yollamaz bir yere, sımsıkı tutar kolundan. Öğretmenden çekinir ilk gün, düşman görmüş gibi bakar ona kaşlarını çatarak, kollarını kavuşturarak göğsüne. Ne sorarsa cevaplamaz, dudaklarını büker, ağlar sadece “Eve gidelim” diye. Otorite görmek istemez, özgürlüğünün kısıtlanması hoşuna gitmez. Sırada oturmak, oyuncaksız bir şekilde yaşamak zorunda olması ne kadar da zordur onun için... Sonra o kadar çok ağlarki öğretmen annesi ile hava almaya gönderir. Öğretmen geri çağırdığında annesi babasına der, şimdi de beraber girin. Yine de ağlar sınıfa girer girmez, babasını bırakır da sınıfta, koridorda “Anneee!” diye bağırır. Sonra bulur annesini, beline sarılıp “Eve gidelim anne.” diye ağlar durmadan. Okulu gezdirmediklerine kızar ailesine. O sadece okulu gezecekti oysa o gün, sınıfta oturmayacaktı. Sakinleşsin diye babası spor salonunu, fen laboratuarını gösterir. O hâlâ ikna olmamıştır sınıfa geri girmeye. Ama sonra babasının nereden aklına geldiyse “Ağlamazsan, derse girersen seni haftasonu sinemaya götüreceğim, çizgi filme.” sözleri karşısında ikna olur da siler ağlamaktan kıpkırmızı olan gözlerini, döner geri sınıfına ister istemez. Bu ödüle itiraz edememiştir çünkü... Dili çözülür yavaşça, sakinleşir ve sorulara artık ilginç cevaplar verir. Okuldaki spor salonunu, laboratuarı anlatır öğretmenine. “Demek sen okulu gezmişsin.”der de öğretmeni, daha da bir açılır sonra. Hayvanat bahçesinde gördüklerinden bahseder. Bilgiçliğini belli etmek hoşuna gider; dikkatini çekmek orada bulunanların... Arkadaşının da babasına “Bugün bir arkadaşım çok ağladı ama bütün okulu da gezmiş. Laboratuarı bile görmüş.” demesine sebep olur. Arkadaşının babası ise, “Oğlum sen de ağlamadan gezersin.” demiş. Çocuğun ağlaması, bir an önce okulunu tanımasına ve arkadaşlarının da merak etmesine vesile olur.

Okulun ilk günü sabahleyin başlayan ateşi eve döndüğünde artmıştır, günün stresi başını da ağrıtmıştır. Bu ağrıyla oyuncaklarına sadece bir göz ucu ile bakar sadece. Gücü kalmamıştır oyuncaklarına dokunmaya. Dalar da uykuya geçer ateşi ve başağrısı. Sonraki gün okula gitmemek için doktora gitmeyi tercih eder. Ama taviz vermez aile, okula palyoçalar gelecekmiş hem. Palyoçolar onun aklını başından alır ve der çocuk: “Okul güzel bir yermiş. Ben niye ağlamışım ki dün?” Sonraki günlerde ağlayan çocuklara “Bebek gibi ağlıyorlar hâlâ. Okulu neden sevmiyorlar ki, anlamıyorum. Ben sadece ilk gün ağladım, ama bitti, geçti.”der, onların kendisi gibi abartarak ağlamadıklarını fark etmez. İlk gün sadece ağlayanın kendisi olduğunu, hiçbir çocuğun koridorlarda koşarak “Anneee!” diye ağlamadığını düşünemez.

Bir sınıf dolusu arkadaşı vardır artık, en sevdiği şey arkadaştır. Hem öğretmen öcü değildir, üstelik şakacıdır. Sonra okulu o kadar sever ki haftasonları ona uzun gelir. Cuma günü okuldan çıkınca “Keşke okul biraz daha sürseydi. Öğretmenimi ne çok seviyorum ya!” der, öğretmenin ona verdiği okuma kitabını kendisine hediye ettiğini zannederek... Annesinin “İnsan neden doğar?” sorusuna “Okula gitmek için. Ödev yapmak için. Öğretmenden yeni şeyler öğrenmek için.”diye cevap verir hızlıca. Ağlayarak başladığı okul macerası, sevince döner. Arkadaşlarını özler tatilde, tatil ne zaman bitecek de arkadaşlarına kavuşacak? Ödevleri sevmez ya aslında. Okul anaokulu gibi ödevsiz olsa. Sorumlu tutulmasa bir şeylerden eve dönünce, serbest kalsa... Okul o zaman cennete döner âdeta. Bir de teneffüsler bitmese hemen, oyuncaksız oyunlar son bulmasa bir zil sesiyle...

Artık kalem kutusu oyuncaktır ona. Tebeşiri, kara tahtayı tercih etmiştir evdeki bir sepet dolusu oyuncağa. Oyuncakları boynu bükük bekler bir köşede akşama kadar da, o yine de bakmaz suratlarına. Yeni dost olduğu kalemini kâğıdını alır eline, keser-biçer, yapıştırır. Kendi oyuncağını kendi yapar artık. Farkında değildir ama 6 yaşının bitmesiyle son çocukluk dönemine girmiştir. Artık okulludur. İlk gün bağırarak ağladığı sınıfta ne eğlenceler, ne ilginç bilgiler vardır. “Koridorlarda koşmayın.” yazısını aylar sonra fark eder de yine de koşmaya devam eder aldırmadan. Evde özgür değildir okulda olduğu kadar, çünkü altta koşma sesinden rahatsız olan komşu vardır... Koca apartman dar gelir ona, evlerinin bahçesinde güvende hissetmez kendini, okul bahçesinde olduğu kadar. Okul bahçesinde çocuk olmak ne kadar da doğaldır...

Evden ve anaokulundan bile güzel gelir sonra ürktüğü okul binası, oyuncaksız sınıflar, soğuk sıralar... Kendini ifade eder serbestçe. Bebek değildir. Kimse karışmaz ona teneffüslerde, kimsenin koruyup kollamasına ihtiyaç duymaz. Artık bir bireydir o... Birey olarak toplumda ifade eder kendini. Başta kendini o koca binada idare edemeyeceğinden korktuğu için evden, annesinden kopmak istemez; ama artık “Sen gelme anne. Ben giderim sınıfıma tek başıma.” der.

Anne ise yavrusunun büyümesi karşısında hüzünlenir. Arkasından bakar derin düşüncelere dalarak. Aralarındaki o görünmez bağ, uzamıştır... Şimdi okula kadar, sonra kimbilir dünyanın bir ucuna kadar. Büyümesini o da istemez çocuğunun. Başkasını anne ve babasından daha çok önemsemesini kabullenemez. Ama çocuğun hayatında artık öğretmeni vardır, anne-baba geri planda kalmıştır. Artık çocuk kalbinde öğretmen sevgisine yer açılmıştır. Hatta çocuk, öğretmenine “anne-baba” der yanlışlıkla ya da kendine yakın hissettiği için; ama utanır çocuk, iyiki de öğretmeni duymamıştır bu sözü...

Çocuğun okulunun marşında da dediği gibi, bir güneş gibi doğmuştur okul, çocuğun kalbine; ikinci yuvası olmuştur. Artık hedefleri vardır: başarmak, en iyi olmak; okulu bunun için birinci basamaktır. Bilgilerle doludur okul. Sevgi saygı öncüsü bir eğitim ordusu, görevinin başında, onu beklemektedir. Amacı, çalışarak başarmak ve ülkesine gelecekte aydın olmaktır... Bu marş, argo tabiriyle çocuğu gaza getirir; okulunu, öğretmenlerini sevdirir. Haykırarak hedeflerini söyler çocuk... Yolu bellidir şimdi... Gökyüzündeki yıldızlar gibi olacaktır...

En sevdiği sokağa girince heyecanlanır çocuk. Okulunu görünce sevinç kaplar içini... Orada bir okul var uzakta, o okul onun okuludur. Emanet edildiği öğretmeni ve arkadaşları onu beklemektedir. O da onlara kavuşmak için sabırsızlanır. Annesine kızar geç götürdüğü için okula. “Sınıfa ilk giren ben olmak istiyorum, herkes benden önce giriyor.”diye söylenir. Zilin çalmasıyla okul daha da ulaşılmaz olur. Adımları hızlanır. Ders o olmadan başladığı için telaşlanır. Sadece kendisi kalmıştır sınıfa girmeyen. İlk gün geri geri giden ayakları, okula geç kalmamak için birbirine dolanır...

Faydanılan Kaynaklar:

Prof. Dr. Haluk Yavuzer-Prof. Dr. Zuhal Baltaş, Ana-Baba Okulu, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2001
Selçuk Ecza 50. Yıl İlköğretim Okulu Marşı

İ. ELÇİN
06 Aralık 2008

Hiç yorum yok: